İnsanın önceki yüzyıllarda ortalama yaş sınırı, Paleolitik dönemde yaklaşık XNUMX’lar olarak kalabalık bir topluluk oluşturamıyordu. Ancak Neolitik ve Tunç Çağı’nda toplumlar buna rağmen yaşam süresini belirgin biçimde uzatamadılar; yaşamın uzaması daha çok yavaş ilerledi. Antik Yunan ve Roma’da insan, felsefi anlamda ölümlü varlık olarak düşünülürken, ortalama ömürler de toplumların çoğunda 40’lı yaşlara kadar düştü. Orta Çağ’dan erken modern döneme kadar da, uzun yıllar halen ayrıcalıklı bir kavram olarak görülüyordu. Bu bağlamda asıl kırılma, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılda bilim, tıp ve hijyenin devreye girmesiyle yaşandı. Çok kısa sürede dünya ortalaması 30’lardan 70’li yaşlara doğru yükseldi.

Şimdi ise uzun yaşamın arayışı yalnızca sağlıkla ilgili bir mesele olmaktan çıkıp, daha çok teknolojik ve biyolojik gelişmelerin yön verdiği bir süreç hâline geldi. İnsan ömrünün uzaması artık kader, doğa veya metafizikle değil; giderek daha çok mühendislik odaklı bir problem olarak ele alınıyor. Elon Musk’ın ifadeleri bu kırılmanın en net örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Musk’a göre insanlar ölümcül olduğu için değil, ölümün “programlandığı” için yaşama biçimlerini kaybediyor ve bu program teorik olarak değiştirilebilir. Yaşlanmanın tüm organlarda senkronize ilerlediğini belirten bu bakış açısı, ölümün rastlantısal değil merkezi bir biyolojik saat tarafından yönetildiğini gösterdiğini savunuyor. Musk, bu yaklaşımı, uzun yaşamı ahlaki veya varoluşsal bir mesele olmaktan çıkarıp çözülebilir bir teknik problem olarak görüyor. Yapay zeka, ileri biyoteknoloji ve otomasyonun birleşimiyle, bugün gün yüzüne çıkan yaşlanma sürecinin tersine çevrilebileceğini öne sürüyor. Moonshots with Peter Diamandis adlı podcast’te konuk olan Musk, bu teknolojik dönüşümün yalnızca hastalıkların tedavisini değil, tıbbi hizmetlerin sunuluş şeklini de kökten değiştireceğini ifade ediyor. Özellikle insansı robotların cerrahların yerini alabileceğini savunan Musk, bunun beş yıl gibi kısa bir sürede sağlık hizmetlerini çok daha ileri bir seviyeye taşıyabileceğini öne sürüyor. Bu gelişim sayesinde dünya genelinde insanlar daha yüksek düzeyde sağlık desteği alacaklar.

Son olarak Musk, uzun yaşamın çözümünün, geriye dönüp baktığında açıkça görünür hâle geleceğini belirtiyor. Ancak bu iddialı söylemler, geçmişte uzun yaşamın toplumsal sonuçlarına dair eleştirilerle çelişti. Musk, bugüne kadar uzun yaşam girişimlerine ciddi yatırımlar yapmadı ve zaman zaman daha farklı tercihleri dile getirdi. Geçen yıl yaptığı açıklamalarda, çok uzun yaşamanın toplumun dinamiklerini sabitleyeceğini ve liderliğin değişmesini engelleyeceğini söylemişti. Milyarderler bu alanda yatırımlarını sürdürüyor ve Silikon Vadisi’nin önde gelen isimleri, yaşlanmayı hücresel düzeyde tersine çevirmeyi ya da en azından yavaşlatmayı hedefleyen girişimlere kaynak aktarıyor. OpenAI CEO’su Sam Altman, yaşam süresini ortalama 10 yıl artırmayı amaçlayan Retro Biosciences şirketine 180 milyon dolar yatırım yaptı ve bu alanın küresel ölçekli bir atılım gerektirdiğini savundu. Peter Thiel, Methuselah Foundation’a 7 milyon dolar bağışta bulunurken, bu alandaki gelişmeleri destekledi. Oracle’ın kurucusu Larry Ellison, yaşlanma ve yaşa bağlı hastalıklar için 430 milyon doların üzerinde bir araştırma fonu sağladı. Google’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin ise Alphabet çatısı altında Calico Labs ve Verily gibi yapılarla bu alanda milyarlarca dolarlık yatırımın kapılarını açtı. Jeff Bezos ve Altos Labs arasındaki ilişki, hücresel gençleştirme hedefiyle bu ekosistemi güçlendiren önemli bir görünüm sunuyor. Ayrıca Mark Zuckerberg ve Priscilla Chan’in genetik ve nörodejeneratif hastalıklar ile yaşam bilimlerine yaptığı yatırımlar milyonlarca doları buluyor. WSJ’nin bildirdiğine göre son 25 yılda milyarderler bu alanda yaklaşık 5 milyar dolarlık doğrudan yatırım gerçekleştirdi. Bugün bakıldığında insanlık, 1700’lü yıllara kıyasla yaklaşık 35-40 yıl daha fazla yaşıyor olsa da, bu uzama tek başına yeterli görünmüyor. Felsefi tartışmalar ise ölüm korkusu ve yaşamaya ilişkin temel dürtüler etrafında şekillenmeye devam ediyor. Bu bağlamda Epiku’nun ölüm kaygısını yatıştırmaya dönük yaklaşımı, Schopenhauer’in yaşam isteğini yönlendiren dürtüyü ve Heidegger’in ölümle yüzleşmeyi vurguladığı kavramlar sürekli olarak yeniden ele alınır durumda.











