COVID-19 salgını sırasında geliştirilen aşılar arasında özellikle mRNA ve adenovirüs tabanlı olanlar, aradan yıllar geçmesine rağmen tartışmaların odağında kalmaya devam ediyor. Bilim insanları, bu aşıların risk grubundaki bireyler için önemli bir rol oynadığı konusunda büyük ölçüde hemfikir olsa da, ortaya çıkan ciddi yan etkiler nedeniyle yediden yetmişe herkese uygulama kararına tepkiler sürüyor. COVID-19 aşılarını olanlarda anormal kan pıhtılaşması ender görülen bir durum olsa da, bu yan etkiyi korkutucu kılan şey, komplikasyonların ağırlaşmasıdır. Bu yüzden bilim insanları da sebep üzerinde netleşmeye çalışıyor.

New England Journal of Medicine’da yayımlanan çalışmaya göre, aşıya bağlı immün trombositopeni ve tromboz (VITT) yalnızca iki kırılma anının bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor: bazı gen varyantlarıyla bağışıklık yanıtı sırasında oluşan rastlantısal bir mutasyon. Bağışıklık Sistemi Yanlış Hedefe Yöneliyor başlığı altındaki bulgular, sürecin adenovirüsün “protein VII” (pVII) adlı bileşeniyle başladığını gösteriyor. Bu viral protein, kanımızda bulunan ve pıhtılaşma sürecine katılan PF4 proteiniyle yapısal benzerlik gösteriyor. Normal şartlarda aşının içerdiği adenovirüs proteinlerine karşı bağışıklık sistemi antikor üretir. Ancak bazı bireylerde tablo farklı ilerliyor.
Ekip, VITT’in yalnızca IGLV3-2102 veya IGLV3-2103 adlı belirli antikor gen varyantlarını taşıyan kişilerde görüldüğünü belirledi. Bu varyantlar toplumun yaklaşık %60’ında bulunabiliyor. Ancak VITT, son derece nadir bir durum: yaklaşık her 200 bin aşılanan kişiden birinde ortaya çıkıyor. Bu durum, genetik yatkınlık tek başına yeterli değildir gerçeğini güçlendiriyor. İkinci ve belirleyici adım ise K31E olarak adlandırılan tek bir amino asit değişimi. Antikor üreten hücrelerde rastlantısal olarak gelişebilen bu mutasyon, antikorun hedefini viral pVII proteinden insan proteini PF4’e kaydırıyor. Böylece bağışıklık sistemi kendi kan proteinini hedef alır hale geliyor. Sonuç olarak trombositler aktive olur, pıhtılaşma zinciri tetiklenir ve VITT tablosu ortaya çıkar.
Araştırmanın yazarı Theodore Warkentin, bu çalışmanın normal bir bağışıklık yanıtının nadir durumlarda nasıl çarpık biçimde işleyebildiğini moleküler düzeyde gösterdiğini belirtiyor. Yani burada söz konusu olan genel bir bağışıklık bozukluğu değil, genetik yatkınlık ile tesadüfi bir mutasyonun çakışması halinde görülen çok istisnai bir durum.
Mekanizma Deneysel Olarak Doğrulandı Ekip, bulgularını insanlaştırılmış fare modellerinde de test etti. VITT hastalarından elde edilen antikorlar farelerde pıhtılaşmayı tetiklerken, K31E mutasyonu geri çevrildiğinde (back-mutated) versiyonlar aynı etkiyi göstermedi. Bu sonuç, tek amino asit değişiminin hastalığın merkezinde yer aldığını güçlü biçimde doğruluyor.
Günümüzde COVID-19 aşıları yaygın olarak kullanılmasa da adenovirüs tabanlı platformlar tamamen ortadan kalkmış değil. Bu teknoloji hâlâ Ebola gibi hastalıklara karşı kullanılıyor; ayrıca grip, sıtma ve tüberkuloz için de benzer aşılar geliştiriliyor. Yeni çalışma, sorunun doğrudan adenovirüsün belirli bir protein bileşeniyle bağlantılı olabileceğini gösterdiği için, gelecekte bu bileşenin yeniden tasarlanabileceğini düşündürüyor. Böylece adenovirüs aşılarının güçlü bağışıklık oluşturma avantajı korunurken, nadir görülen bu “bağışıklık sapması” riskinin azaltılması mümkün olabilir.
Bu bulgular, salgın döneminde yoğun tartışmalara yol açan VITT vakalarına dair bilimsel belirsizliği büyük ölçüde azaltıyor. Aynı zamanda, bağışıklık sisteminin hassas dengeler üzerinde çalıştığını ve tek bir amino asit değişiminin klinik açıdan dramatik sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha hatırlatıyor.










